Bir padişah vardı, devleti temsil ederdi.
Bir cumhurbaşkanı var, halkı temsil ediyor.
Ama bazen halkın kulağına aynı yankı çalınıyor: “Ne farkı kaldı padişahtan?”
Evet, taç yok, sorguç yok, ama kararname var. Törenlerde tuğ yerine fors var, ama yetki yelpazesi hiç de dar değil...
Gelin, biraz geriye gidelim, biraz bugüne bakalım ve soralım... “Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi gerçekten bir ‘tek adam yönetimi’ mi? Yoksa padişahlığa benzeyen ama modern kurallarla çevrili bir model mi?”
***
Osmanlı'da padişah olmak için, sultan-ı cihan soyundan gelmek gerekiyordu. Bir nevi, doğduğun anda kaderin belliydi...
Bugün ise cumhurbaşkanı olmak için halkın oyu gerekiyor. Kim daha çok oy alırsa, devletin tepesine geçiyor. Kulağa gayet demokratik geliyor, değil mi?
Evet, ama burası Türkiye...
O görev, sandıktan çıkmak, yetkiyi almak kadar, yetkiyi nasıl kullandığınla da ilgilidir.
Osmanlı Sultanı 2. Mahmud bir sabah kalkıp “Yeniçeri Ocağı artık yok” dedi. Adını da “Vak’a-i Hayriye” koydu. Hayırlı mıydı, tartışılır. Ama kimse ona “Bir dakika, mecliste konuşalım” demedi.
Bugün Cumhurbaşkanı, bakanları atayabiliyor, üst düzey memurları görevlendirebiliyor, kurumlar kurup kaldırabiliyor. Kimi zaman bir kararnameyle ülkede yeni bir sistem başlıyor, kimse sabah kahvesini bile içmeden…
Evet, yasal. Ama bir kişiye bu kadar çok yetki, ister istemez kulaklara padişah usulü yönetimi fısıldatıyor...
Osmanlı’da meclis, 1876’da kuruldu ama 2. Abdülhamid canı sıkılınca kaldırdı.
Bugün meclis var, kaldırmak kimsenin harcı değil. Ama yasa yapmak mı? Eh, o biraz yavaş. Hızlı çözüm mü? Cumhurbaşkanlığı kararnamesi...
Üstelik bir detay daha var. Meclis çoğunluğu genellikle iktidar partisinde... O partinin genel başkanı da aynı zamanda cumhurbaşkanı... Yani milletvekilleri sadece yürütme organıyla değil, kendi siyasi hayatlarını borçlu oldukları parti lideri olarak da aynı kişiye bağlı...
Böyle olunca meclis, halkın iradesini temsil eden bir kurumdan çok, “yukarıdan geleni onaylayan” bir noter masasına benzetiliyor...
Eskiden saraydan gelen fermana “kabul olunur” denirdi. Şimdi genel merkezden gelen mesaj, grup başkanvekili tarafından okunuyor, sonra eller kalkıyor, gözler tavana çevriliyor. Yasaların şekli mecliste çizilse de kalem, genellikle külliyeden oynatılıyor.
Bir yasa teklifi geldiğinde, komisyonlarda uzun uzun tartışmalar olurdu eskiden. Şimdi komisyonun anlamı, "kaç saat içinde geçecek" hesabına dönmüş durumda. Çünkü milletvekili “hayır” oyu verirse, bir sonraki seçimde aday listesine girip giremeyeceğini bilemiyor. Bağımsız düşünmek cesaret değil, bazen kariyer intiharı sayılıyor.
Mesela 2022’de çıkarılan bir torba yasada, son dakikada eklenen maddelerle 20’ye yakın farklı düzenleme geçti. Milletvekillerinin bir kısmı “neye oy verdik” sorusuna kameralar önünde cevap veremedi. Bu, temsil mekanizmasının sağlıklı işleyip işlemediğine dair güçlü bir işarettir...
Yani meclis var ama güçler ayrılığı yok denecek kadar zayıf. Yasama, yürütme, hatta bazen yargı üstünde bile etki yaratabilecek bir siyasi pozisyonun altında birleşmiş bir sistem...
Bu durumda halk ister istemez soruyor...
“Hani bu sistemde meclis güçlü olacaktı? Şimdi sadece tek bir kişiye göre hareket ediyor. Bu nasıl güç?”
***
Osmanlı’da saray sadece bir yaşam alanı değil, aynı zamanda yönetim merkeziydi.
Bugün de Beştepe Külliyesi, sadece tören yapılan bir yer değil, kararların yazıldığı, sistemlerin kurulduğu, bürokrasinin nabzının attığı bir merkez...
Bu saray-mekan ilişkisinin sembolik gücü çok yüksek. Haliyle, devletin merkezinin “kişiselleşmiş” algısı, halkta “padişahlık havası” estiriyor.
Tarihte saray deyince halkın aklına Topkapı gelir, bugün Beştepe. Aradaki benzerlik halılar ve ısıtma sistemleri değil, gözlerin yine sadece tek bir kişiye çevrili olması.
Sistemler kâğıt üzerinde güçlü olabilir ama mesele liderin kişiliğinde kilitlenirse, iş başka bir yere gider.
Osmanlı’da Kanuni’nin sistemine sadrazam bile itiraz edemezdi.
Bugün cumhurbaşkanına itiraz edebilecek mekanizmalar teoride var, pratikte pek işlemiyor.
Bir kişi çıkıp “Ben böyle istiyorum” dediğinde, kurumlar değil, medyadaki temsilcileri cevap veriyor.
Osmanlı kayıtlarına göre, Sultan 3. Selim bir yenilik yapmak istediğinde, önce ulemanın gönlünü almaya çalışırdı. Bugünse bir karar alınırken, önce gazete yazarı kisvesindeki ulemalar kamuoyunu hazırlar, bir anlamda fetva verir oldular. Kamuoyu mu? Tabii ki karar alındıktan sonra bilgilendirilir.
Evet, padişah ölene kadar tahtta kalırdı. Yerine geçen kişi de genetik olarak belirlenirdi.
Cumhurbaşkanlığı sisteminde ise her beş yılda bir sandığa gidiliyor. Yani bu “tek kişilik yönetim” seçilmiş bir kişilik.
Bu çok önemli. Çünkü kararlarını beğenmeyen halk, onu indirebilecek tek güç... Yani oy.
Padişahlıkta bu yoktu.
Ama eğer sistem, bu seçilmiş kişiyi sürekli yukarıda tutacak şekilde işlerse, halk yine şunu soruyor...
“Sandık varsa, niye her şey gene aynı kişiyle devam ediyor?”
Öyle ya ülkede demokrasi olduğuna göre niye biz Cumhurbaşkanının tekrar aday olup olmaması konusunda tartışmalar izliyoruz? İki dönem biter. Yerine başkası seçilir. Yoksa öyle değil mi?
Cumhurbaşkanlığı sistemi, teoride modern bir hükümet modelidir. Ama uygulamada, yetkilerin merkezileşmesi, denge-denetim mekanizmalarının zayıflığı ve siyasi kültürümüzün “güçlü lider” takıntısı, bu sistemi Osmanlı tarzı bir padişahlığa benzetmektedir.
Taç yok, ferman yok, saray kapısı önünde diz çöken vezirler yok. İsimleri çok da öneml olmayan bakanlar var. Söyleneni yaptıktan, kurala uyduktan sonra o gelmiş, bu gitmiş hiç fark etmiyor.
Kararnameler var, ekranlara konuşan tek bir yüz var, kararları sorgulamayan kabul eden ve uygulayan çevreler var.
Belki de asıl mesele sistem değil, sistemin nasıl işletildiği.
Bugünün lideri padişah değil.
Ama padişah gibi davranırsa, halk da tebaaya dönüşür.
O zaman tek fark, oy pusulası olur. Sandık gelir, ama ses çıkmaz.
O yüzden mesele yetki değildir.
Mesele lider değil, yeri geldiğinde sistemin ona “Dur!” diyebileceği mekanizmalarla donatılmasıdır.. Vesayet değil, denetimdir.
Denetimsiz güç ne yazık ki zehirler...
Kalın sağlıcakla...






