Biz bu ülkede bazen bir cümleyi alır, bağlamından koparır, manşete asarız. Geri kalan her şeyi görmezden geliriz.
Mesleğimin de hastalığıdır bu... Cımbızlamak...
TRT Altın Kemer programında Kırkpınar Güreşleri Ağası Ufuk Özünlü’nün söylediği “40 yıldır gelenler gelmesin” sözü de böyle oldu.
Cümle tek başına sert mi? Evet.
Hatta ilk duyulduğunda kırıcı bile...
Sarayiçi’nde yıllardır aynı sıraya oturan, minder kokusunu çocukluğundan beri bilen insanlar için bu ifade kolay sindirilecek bir söz değil. Kırkpınar onlar için bir etkinlik değil, bir hafıza, bir alışkanlık, bir aidiyet.
Ama mesele gerçekten bu cümle mi?
Yoksa biz yine yankıyı konuşup, söylenenin tamamını ıskalıyor muyuz?
Ufuk Özünlü sıradan bir yorumcu değil. 664 ve 665. Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri’nin ağası.
Yani bu organizasyona sadece fikir beyan eden biri değil, maddi yükümlülük üstlenen, yatırım yapan, sorumluluk taşıyan bir isim. Ağalık makamı “cebimde param var” diyerek taşınacak bir makam değil, bunu kendisi söylüyor: “Cebinde param var diyen herkes ağ olamaz. Taşıması kolay olmayan bir makamdır.”
Bu söz, pozisyonunu özetliyor.
Güreşle bağı da dün başlamış değil. “İlk güreşle tanışmam 5-6 yaşlarında oldu” diyor. Köy güreşlerinde minderle büyümüş, teyzelerinin oğullarıyla 17-18 yaşına kadar güreşmiş bir isim. Babası yıllarca güreş ağalığı yapmış. Organizasyonun mutfağını görmüş. Sonra babası rahatsızlanınca, “Senin yapmanı istiyorum” diyerek görevi devretmiş.
Yani romantik bir heves değil bu.
Baba parası yemek de değil!
Aile geleneğinin devamı...
Ağalık anlayışını tarif ederken şunu söylüyor:
“Eskiyi yıkmak gibi bir felsefem yok. Yapılanların hepsi çok kıymetli. Yıkmak yerine geliştirmek, iyileştirmek bana daha doğru geliyor.”
Bu cümle önemli. Çünkü tartışmada sanki bir “yıkım” niyeti varmış gibi bir hava üretildi.
Oysa Özünlü’nün altını çizdiği şey sistem ve kurumsallık. Seyfettin Selim için “Onun ki biraz daha ayakta tutmak ve sahip çıkmaktı. Ben biraz daha sistemci, kurumsal yapıdaki bir zamanda geldim” diyor.
Yani geçmişi küçümsemiyor. Dönemin şartlarını kabul ediyor, kendi döneminin gereğini vurguluyor.
Kırkpınar’ı tarif ederken kullandığı ifade daha da net:
“Bir kere Kırkpınar bu işin olmazsa olmazı. Kıyaslanacak tarafı yok. Lig 3 yıldır var. Kırkpınar 664 yıldır var.”
Ve ardından şu cümle geliyor:
“Bizim konuşmamız gereken UNESCO değil sadece. 2021 yılında Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş, dünyanın en uzun süren spor müsabakası. Kırkpınar korkunç bir marka. Dünya anlamında tescilli bir marka.”
Bu bakış açısı, meseleyi yerelden küresele taşıma iddiasıdır...
Stadyum projesi sorulduğunda verdiği cevap da bu yüzden kritik.
“Bu bir stadyum projesi değil, bir vizyon projesi. Eğer uluslararası tanıtıma ve kitle genişletmeye hizmet etmeyecekse çok anlamı olmaz. 365 gün yaşayan bir yer olmalı.”
Yani mesele beton değil.
Mesele marka yönetimi.
Gelelim tartışmalı cümleye. Tam bağlamıyla şöyle diyor:
“Siz de söylediniz aslında, güreşe hep aynı kişiler gittiği için orayı hep onlar dolduruyorlar… Geçen yıl birisi beni aradı, ‘Ben 40 yıldır geliyorum’ dedi. Ben de dedim ki yeter artık, başkaları da izlesin yani… Stadyum 13.500 kişilik. 40 yıl izleyen artık oraya girmesin biraz da diğerlerine müsaade etmeliler diye düşünüyorum. Gençler gelmeli. Şirketler gelmeli. Onları güreşlere davet etmeliyiz. Bu iş artık profesyonel bir marka yönetimi şeklinde ancak bir yerden bir yere gelir.”
Burada yaşa dönük bir dışlama yok.
Burada talep yönetimi ve seyirci çeşitlendirme vurgusu var.
13.500 kişilik sınırlı kapasitede aynı profilin sürekli yer alması, yeni kuşakların içeri girememesi demektir. Organizasyonlar böyle yaşlanır. Oysa Özünlü’nün derdi tribünü boşaltmak değil, genişletmek.
Uluslararası hedefi anlatırken verdiği rakamlar da boş değil...
“Amerikan güreşi 5 milyar dolar, boğa güreşleri 2 milyar euro, sumo 1 milyar euroyu geçmişken, bizim elimizde daha değerli bir kaynak var.”
Ve ardından net bir hesap yapıyor:
“Yurt dışından 1000 kişi getirip 1000 euro bilet satsak 1 milyon euro. 5000 kişi getirsek 5 milyon euro. Ben buna katkı vermek istiyorum.”
Bu, geleneği satmak değil.
Bu, geleneğin sürdürülebilirliğini sağlamak.
Bir de şu cümle var ki, gözden kaçtı...
“Büyük bir sosyal çürümenin içindeyiz. Bunun önüne ancak çocuklarımıza kültürümüzü anlatarak geçebiliriz. Geleneği bugünün teknolojisiyle anlatmalıyız.”
Bu sadece bir ticaret refleksi de değil, kültürel refleks.
Bence en önemli cümlesi şu...
“Ağalık unvanı olmadan da böyle davranıyordum, aldıktan sonra da böyleyim, bıraktıktan sonra da böyle devam edeceğim.”
Bu, makamdan bağımsız bir duruş beyanıdır.
Eleştiri olur. Olmalıdır da. Kırkpınar tribünleri hafızadır. O hafızaya dokunan her söz tepki üretir. Bu insani bir reflekstir. Fakat 664 yıllık bir organizasyonu yalnızca duygusal reflekslerle yönetemezsiniz. Kültürel miras, ekonomik akıl ve stratejik vizyon ister.
Bir cümleye takılıp kalmak kolaydır.
Ama 664 yıllık bir markayı büyütmek ciddi bir sorumluluk ister.
Ufuk Özünlü’nün ortaya koyduğu perspektif, Kırkpınar’ı küçültmeye değil, küresel ölçekte büyütmeye dönük bir perspektiftir. Bunu beğenir ya da beğenmezsiniz. Ama bağlamı görmeden hüküm vermek eksik olur.
Belki de artık yankıyı değil, istikameti konuşmalıyız.
Kırkpınar bunca güreş sevenin olduğu dünyada neden bu kadar içe dönük kalıyor. Turistler, dünyadaki meraklıları neden bu organizasyona gelmiyor? Ya da yeterince ilgi görmüyor?
Bunu anlamalıyız. Hatta anlatmalıyız.
Özetle bu adamı, bunu dert edinen Ufuk Ağayı anlamalıyız.
Kalın sağlıcakla...






