Adaletin Pek Bilinmeyen Yüzü...
Ekrem İmamoğlu hakkında açılan ilk soruşturmayla başlayan ve giderek genişleyen siyasi yargı sürecinde, Cumhuriyet Halk Partisi’nin sık sık dillendirdiği bir kavram var...
Düşman Hukuku...
Öyle görünüyor ki bu kavramı yalnızca hukukçuların değil, sade vatandaşın da anlaması gerekiyor. Çünkü bugün kimin “düşman” olduğu, yarın kimin yargılanabileceğini de belirliyor.
O halde, nedir bu düşman hukuku?
Neden bu kadar tehlikeli?
Ve kime karşı işler?
***
Adaletin terazisi bazen iki kefeli değil, iki yüzlü olur. Hele konu düşman hukukuysa, hukuk bir kefeye bile ihtiyaç duymaz, zaten hüküm, baştan verilmiştir.
Düşman hukuku, ismiyle müsemma...
Hukuk, birey için değil, devletin kendini koruma refleksiyle “öteki” olarak tanımladığı kişi ya da gruba karşı devreye girer. Hukuk değil de sanki savaş hukuku gibidir bu...
Düşmanını tanımaz, anlamaya çalışmaz, savunmasını dinlemez. Onu bertaraf eder.
Bu kavramı, 1980’lerde Alman hukukçu Günther Jakobs dillendirmiş.
Aslında Jakobs’un niyeti, devletlerin bazı durumlarda “hukuk dışı” davranışlarını meşrulaştırmak değil, tersine eleştirmekmiş ama ne hikmetse, bu kavram daha çok “devletin selameti” gerekçesiyle sahiplenilmiş. Hukuk, bu kavramdan hareketle insanı değil devleti yaşatmaya koyulmuş.
***
Endülüs’te son kaleyi teslim eden Müslüman komutan, "Bizden aldığınız sadece kalemiz değil, sözünüze olan güvenimizdir," demiş ya, işte düşman hukuku da böyle bir şeydir...
Yani Güven Kaybı...
Hukukun herkese eşit davranacağına olan inancı kemirir. Çünkü artık ortada “vatandaş” yoktur, “potansiyel tehdit” vardır. Mahkeme salonu, bir tiyatro sahnesidir. Savunma bir formalitedir. Hüküm çoktan kesilmiştir.
Örnek olarak bir mahkemede hakimin sanığa karşı kurduğu şü cümle gösterilir.
“Siz bu devlete karşı işlenen suçun parçasısınız. Burada sizin haklarınızdan söz edemeyiz.”
Cümle ürkütücü olduğu kadar öğreticidir.
Çünkü düşman hukuku tam da bu cümleyle hayat bulur. Sanık, hak sahibi bir birey değil, devletin varlığına tehdit oluşturan bir unsur olarak görülür. Yani artık o kişiye değil, onun temsil ettiği “tehlike”ye ceza verilir.
Benzer bir durum, II. Abdülhamid’in istibdat yıllarında da görülür. Dönemin bürokratlarından biri, sırf evinde Namık Kemal’in kitapları bulunduğu için görevden alınır. Ne örgüt üyeliği vardır ne bir eylemi…
Ama kitap, niyetin delilidir artık. Devletin gözünde, bu kişi sadece bir muhalif değil, potansiyel bir tehdit olarak değerlendirilmiştir. Zihninden geçenleri okumaya çalışan bir iktidar, düşman hukukunun en erken örneklerinden birini vermiştir. Çünkü burada da mahkeme değil sezgi, delil değil kanaat belirleyicidir.
Osmanlı’dan bir başka kıssa da IV. Murad döneminden gelir. Sultanın içki yasağını ihlal ettiği şüphesiyle yakalanan bir adamın henüz içmediği, sadece testiyi taşıdığı ortaya çıkar. Ancak kadı, şöyle der...
“Testiyi taşımak, niyetin delilidir. Niyetin zehirli ise elindeki su da haramdır.”
İşte burada da düşman hukukunun izlerini görürüz...
Eylem değil niyet cezalandırılır, birey değil imaj yargılanır.
Düşman hukuku, hukuk değildir. Bir tür politik savaş tekniğidir. Toplumu “biz ve onlar” diye bölenlerin en sevdiği alettir. Bu nedenle düşman hukukuna karşı en büyük direnç, vatandaşlık bilinciyle mümkün olur. Herkes için adalet talebi, sadece "bizden olanlar" için değil, "ötekiler" için de adalet istemeyi gerektirir.
***
Elbette bugün devam eden soruşturmaların düşman hukuku çerçevesinde mi, yoksa olağan bir yargı süreci içinde mi yürütüldüğünü, iddianameler ve somut deliller ortaya çıkmadan kesin olarak söylemek güç...
Ancak gözaltına alınan kişilerin kamuoyuna yansıtılan görüntüleri, usule değil gösteriye dayalı bir refleksin işlediği izlenimini kuvvetlendiriyor. Bu da bizleri, hukukun tarafsızlığı konusunda endişelenmeye itiyor.
Unutmayalım, bugün “düşman” ilan edilenin yarın “biz” olmayacağımızın garantisi yok ve hukuk, bu garantinin tek dayanağıdır.
Hukukun üstünlüğünün, üstünlerin hukuku olmadığı, refah ve huzur dolu günler diliyorum.
Kalın sağlıcakla...