Bir Zamanlar Deniz Kabuklarıydı…
Şarkısı vardı...
Para, para, para... Varlığı bir dert, yokluğu yara...
İnsanlık tarihi, iki şeyin peşinden koşarak şekillenmiş. Biri aşk, diğeri ise para. İlkiyle ilgili yazacak pek bir şeyim yok çünkü tarih boyunca kimse onun nasıl çalıştığını çözemedi.
Ama para? Ah, para...
Onun da sicili kabarık, ama en azından kronolojik.
Tarihin başlarında insanlar "ben sana keçi vereyim, sen bana buğday ver" diyerek mutlu mesut yaşarken işler bir noktada sarpa sardı. Çünkü keçiler buğdaydan fazla çoğalıyor ve herkes keçi istemiyordu. İşte o an biri çıktı ve “Arkadaşlar, bu iş böyle yürümez. Standart bir takas aracı lazım” dedi. Kim dediyse sağolsun ama o gün bugündür hepimizin başı belada.
İlk “para” dediğimiz şeylerin içinde taşlar, deniz kabukları, tuz ve hatta kurutulmuş balık bile var.
Düşünün ki bir Viking pazarı var, ve siz orada somonla alışveriş yapıyorsunuz. Bugün kasada kredi kartınızı uzatırken “puan kazandırıyor mu?” diyorsunuz ya, o günlerde “bu balık tazeyse üç parça tuz indirimi alırım” pazarlığı vardı.
Evet, enflasyon da vardı. Balık bozuldukça değeri düşüyordu!
Ama sonra bir mucize oldu...
M.Ö. 7. yüzyılda Lidyalılar, tarihin ilk madeni paralarını bastılar. Kral Alyattes dedi ki “Artık herkesin cebinde taş değil, altın olsun.”
Üzerine bir de aslan figürü basmışlar.
O dönemlerde para basmakla aslan terbiyeciliği arasında bir bağ vardı herhalde...
Madeni para fikri Roma’da zirve yaptı. İmparator Vespasianus bir gün “umumi tuvaletlerden vergi alacağım” deyince oğlunun tepkisi malum...
“Baba, olur mu öyle şey?”
Cevap tarih kitaplarına geçti.
“Pecunia non olet” yani “Para kokmaz.”
Paranın her yerden gelebileceğini en erken fark eden bu adam sayesinde bugün hâlâ vergi dairesi çalışanlarının ve tabii Maliye Bakanımızın yüzü gülüyor.
Orta Çağ’a geldiğimizde işler daha da ilginçleşti. Para halen madendi ama taşımak artık bel fıtığına yol açıyordu.
Çinliler “biz bu işi kâğıda dökelim” dediler ve tarihin ilk kâğıt parasını bastılar. Böylece bir ipek tüccarı, sırtında külçe taşıyacağına cüzdanında birkaç banknotla yol aldı. Ama işin kötüsü, kâğıt her zaman yırtılabiliyordu, tıpkı tüccarın kredi notu gibi...
Napolyon'a atfen tarihe geçen o sözü unutmak mümkün mü? "Para... Para... Para..."
Fransız yazar Alexandre Dumas’nın oyunlarında geçen bu repliğin, zamanla Napolyon'a mal edildiği düşünülüyor. Ancak, para için bir eyaleti Amerikalılara satması bile paraya verdiği önemi anlatması açısından önemliydi.
Osmanlılar da paraya yabancı değildi...
"Akçe" dediler, "sikke" dediler, sonra da "para var huzur var" deyip durdular.
Lakin bazen devletin kasası boş kalınca akçeler giderek küçüldü. Halk da "bu ne biçim para" diye homurdanmaya başlayınca, Osmanlı maliyesi “döviz gelsin” diye dualar etmeye başladı. Dualar kabul oldu, ama gelen şey döviz değil, kapitülasyondu.
Günümüzde para hâlâ şekil değiştiriyor. Cüzdan yerine cep telefonuna girdi, sanal dünyada “kripto para” diye bir tür icat edildi. Hani şu "Bitcoin" dedikleri var ya, bir ara değeri öyle arttı ki insanlar 2010 yılında 2 pizzaya 10.000 Bitcoin verdiklerini hatırlayıp sabaha kadar duvara bakar oldu. Hani o pizzayı yapan pizzacı hâlâ o fırında çalışıyorsa, kendisini pizzayla değil piyasa takibiyle ödüllendirmek gerekir.
Sonuç? Paranın tarihi, aslında insanın "daha kolay yaşayayım" derken kendi hayatını zorlaştırma çabalarının tarihidir. Eskiden balıkla alışveriş yaparken, şimdi bir banka şifresini unutsak bütün gece aç kalabiliyoruz.
Ama ne olursa olsun, tarih bize bir şey öğretiyor... Para hiçbir zaman sadece bir araç olmadı. O hep bir güç, bir dert, bir tartışma, hatta bazen bir aşk mektubu oldu.
Gerisi hâlâ takas usulü...
Bir ömür veriyoruz, biraz huzur alabilirsek ne mutlu...
Cüzdanlar dolabilir, kasalar taşabilir, ama birinin gözlerine güvenle bakabilmek hâlâ en zengin his değil mi?
Paranın hırsına kapılmadan, size siz olduğunuz için kıymet veren dostlar biriktirmeniz dileğiyle...
Kalın sağlıcakla...