Şaka değil, gerçekten kutlanan bir gün bu.
Hani bazen biri “bugün Dünya Patates Kızartması Günüymüş” der de sonra da "mesela" diyerek göz devirir ya, işte bu onlardan değil.
Oyun dediğimiz şey, insanlık tarihinin en eski, en samimi alışkanlıklarından biri.
Belki de ateşi bulduğumuzdan sadece bir gün sonra, bir sopa parçasını top yapıp peşinden koştuk. Kim bilir, belki de taşla sek sek oynarken ayağını burkan antik bir kabile reisi “dikkatli olun çocuklar” diyerek ilk oyun kuralını koydu. Tarih kitaplarına geçmedi belki ama ruhu halen bizimle.
Arkeologlar Mezopotamya’da, milattan önce 3000’lere tarihlenen “Ur Kraliyet Oyunu” adında bir masa oyunu buldu. Dama tahtasına benzer bir düzende, zar benzeri taşlarla oynanıyordu. Kim kaybedince çömlek yıkıyordu, bilinmez. Ama kazanan, hafif bir sırıtışla "yeniden oynayalım mı?" diyordu. Belki de kaybeden... Bilinmez.
İnsanlık değişti, medeniyetler kuruldu ama bu cümle hiç eskimedi.
Oyun her zaman sadece kurallardan ibaret olmadı. Antik Yunan’da olimpiyat oyunları başta ciddi spor müsabakalarıydı ama işin içinde hep biraz oyun ruhu vardı. Hatta bazı yarışlarda sporcular çıplak yarışırdı. Bu gelenekti, tamam. Ama seyircinin ilgisini ayakta tutmak için de iyi bir yöntemdi. Bugünkü deyimle, "etkileşimi yüksek" bir deneyimdi.
Orta Çağ’a geldiğimizde, oyunların sadece çocuklara ait olmadığı görülüyor. İngiltere’de 14. yüzyılda bir köy papazı, pazar ayinlerine katılım düşmesin diye futbol oynanmasını yasaklamış. Ama topun peşinde koşma arzusu, vaaz dinleme sabrını yenmiş. Futbol kazanmış, papaz ise hafif homurtuyla kenara çekilmiş.
Bizde de oyun, her zaman toplumun aynası oldu.
Karagöz ile Hacivat mesela. Sadece bir gölge oyunu değil, aynı zamanda ince bir hiciv, naif bir eleştiri, bolca kahkahaydı. İnsan hem güler, hem düşünür, hem de kendini bulurdu. Aynı ustalıkla hâlâ yaşar o ruh...
Sek sek oynarken saymayı öğrenen çocuk, tavlada sabrı, satrançta stratejiyi tanır.
Oyun zekâyla da yoğrulur.
2. Dünya Savaşı sırasında İngiliz istihbaratı, savaş esirlerine Monopoly oyunları göndermişti. Ama içine gizlice pusula, harita ve kaçış planları yerleştirilmiş özel versiyonlardı bunlar. Kısacası, kutunun içinde sadece oyuncak değil, umut da vardı. Bunu "oyun gibi" yapanlara saygı duymamak mümkün mü?
Oyun bazen arenada kahkaha olur. Antik Roma’da gladyatör dövüşlerinin arasına cücelerle yapılan eğlencelik minik dövüşler konulurdu. Silahlar tahta, kalkanlar tencere kapağı, kostümler un çuvalından. Seyirciler o kadar çok gülermiş ki, gerçek dövüşler ikinci plana düşermiş. Dönemin bir yazarı şöyle yazmış...
“Bugün arenada ölen olmadı ama gülmekten düşen çok oldu.”
Oyun bazen hayat kurtarmaz ama günü kurtarır.
1920’lerde Amerika’da düzenlenen bir "uyumayanlar maratonu"
İnsanlar günlerce uyanık kalma yarışına girmiş. Kazanan tam 91 saat boyunca gözünü kırpmamış. Ödül mü? Yepyeni bir yatak! Adam ödül paketini bile açmadan yere uzanmış, oracıkta sızıp kalmış. İşte oyun bu...
Bazen kazanırsın ama en büyük hayalin bir yastıktır.
Bugün de durum farklı değil.
Çocuklar parklarda koşturuyor, gençler sanal dünyalarda mücadele ediyor, yaşlılar kahvede taş diziyor.
Oyun şekil değiştiriyor ama özü sabit. İnsan olmak. Gülebilmek, öğrenebilmek, bağ kurabilmek. Bazen de sadece oyunun hatırına, hayatın ciddiyetini birkaç dakikalığına unutuvermek.
Unutmayalım, oyunu sadece çocuklara bırakmak, neşeyi sadece tatillere sıkıştırmak gibidir.
Arada bir "sobee!" diye hayata seslenmek ise ruhun yeniden nefes almasıdır. Bundan kendinizi mahrum bırakmayın.
Kalın sağlıcakla.