Etki ajanı, soğuk savaş döneminden kalma, sisli ve puslu bir kavram. O vakitler daha çok “karşı bloka çalışan kimse” olarak tanımlanırdı.
Günümüzdeyse her rejim, kendi iktidar diline uygun bir anlam yükleyerek bu kavramı yeniden üretmekte...
Kimi zaman yabancı istihbaratlarla çalışan biri olur etki ajanı, kimi zaman da sadece yanlış yerde, yanlış soruyu soran bir gazeteci...
En sade haliyle, Etki Ajanı, bir devletin veya organizasyonun çıkarlarını, hedef ülke veya toplum lehine değil, kendi lehine yönlendirmeye çalışan kişi olarak tanımlanıyor.
Bu kişi illa maaşlı bir ajan değildir. Kimi zaman fikirleriyle, kimi zaman kalemiyle, kimi zaman sadece durduğu yerle “etki” yaratır. Buraya kadar sorun yok. Dünya düzeninde her ülke kendi çıkarını düşünür. Lakin mesele, bu tanımın esnetilmesiyle başlar.
Bazı rejimler, “etki ajanı” kavramını bir iç tehdit sopasına çevirir.
Bir fikri beğenmedin mi? “Yabancı fonlu.”
Bir soruyu fazla mı kurcaladın? “Algı operasyonu.”
Eleştiri mi getirdin? “Dış güçlere hizmet.”
Bu dilin sonunda ortaya çıkan tablo, her muhalif görüşü potansiyel ajanlığa meylettiren bulanık bir alan olur. Hakikatle propaganda arasındaki sınır silinir. Rejim, yalnızca eylemi değil, niyeti de yargılamaya başlar. Tabii ki niyet okumak, totaliterliğin en sevdiği oyundur.
Peki bu gölgeli iklimde gazetecilik ne yaşar?
Her şeyden önce, sürekli bir oto-sansür hali. “Acaba bu yazıyı yazarsam kimleri rahatsız ederim?” sorusu, “Doğru mu yazıyorum?”un önüne geçer.
Basın özgürlüğü, fiilen değilse bile zihnen kuşatılır.
Gazeteci, haber yaparken önce otoritenin gözlüğünü takmak zorunda kalır: “Bu haberi yaparsam etki ajanı sayılır mıyım?”
İşte orada haber bitmiş, metin başlamıştır.
Bir başka sorun da kamunun algısı...
Eğer her gün televizyonlarda, gazetelerde birileri “etki ajanı” diyerek parmak sallıyorsa, halk da bir noktada gerçek ile kurgu arasındaki farkı ayırt edemez hâle gelir. Gazeteciye duyulan güven azalır. Bu da demokrasinin sesini kısmaktır.
Biliniz ki özgür basın olmadan ne kamu denetimi olur ne toplumun hakikatle bağı kalır.
Elbette her ülkenin güvenliği önemlidir. Ama güvenliği savunmakla, eleştiriyi bastırmak arasında ince bir çizgi vardır. O çizgi, ya özgürlükle çizilir ya korkuyla silinir.
Malumunuz başı sıkışan hemen Cumhuriyet'in ilk yıllarına atıfta bulunur. Atatürk Tek Adam'dı der.
Bakın o adam ne yapmıştı...
Atatürk’e yönelik 1926’daki İzmir suikastı girişimi sonrasında, ülkede geniş bir tutuklama dalgası yaşandı. Sadece suikastçılar değil, geçmişte muhalefet etmiş olan birçok kişi de gözaltına alındı.
Fakat dikkat çekici bir ayrıntı... O dönem bile basın tümüyle susturulmadı. Örneğin Hakimiyet-i Milliye gazetesi, bazı isimler hakkında temkinli dille haberler yayımladı. Atatürk ise, suikastın bastırılmasından sonra yaptığı konuşmalarda “fikir suçu” ile “eylem suçunu” ayırdı. Bu tavır, güç elindeyken bile basının tümden bastırılmaması gerektiğine dair bir anlayışı yansıtır. Bugünün dünyasında bu ayrımı yapabilmek, "etki ajanı" suçlamalarını keyfiyetten uzak tutmanın anahtarıdır.
"Basın, bir milletin ortak sesidir. Bir milleti aydınlatma ve yol gösterme görevini üstlenen basın, her türlü baskıdan uzak olmalıdır..."
Ne de güzel söylemiş Gazi Mustafa Kemal...
Etki ajanı meselesi, sadece güvenlik sorunu değil, aynı zamanda bir demokrasi turnusolüdür. Bir ülkede bu kavram ne kadar sık ve ne kadar rastgele kullanılıyorsa, o ülkede demokrasinin rengi o kadar solmuştur.
Her türlü baskıdan uzak, söz konusu vatan olunca, birbirimize koşulsuz güvendiğimiz günlerde buluşmak dileğiyle...
Kalın sağlıcakla…