CHP’de Değişim Gerçekten Ne Getirdi?
Bazen değişim, yalnızca taze yüzlerle değil, geçmişle hesaplaşmakla, mirasla yüzleşmekle, ilkelerle yol ayrımına gelmekle başlar...
Cumhuriyet Halk Partisi, şu günlerde sadece yeni bir genel başkanla değil, 100 yıllık bir siyasal birikimin yönüyle de mücadele ediyor.
Gözlemlerken, anlamaya da çalışan bir tabiata sahibim. Bir parti ciddi bir ivme ile büyürken, nasıl olur da böyle bir kaosa sokulur? Tam da “artık iktidar olur” kanaati oturmaya başlamışken, nasıl bu derece savrulur, bunu da analiz etmek lazım...
***
2023 seçimlerinin ardından Ekrem İmamoğlu’nun “değişim” çağrısıyla başlattığı hareket, yalnızca bir koltuk mücadelesi değil, Cumhuriyet Halk Partisi’nin kökleriyle geleceği arasındaki sancılı bir yol ayrımını ifade ediyor.
Bu sürecin sonunda Özgür Özel genel başkanlık koltuğuna oturdu ama değişim partideki fay hatlarını daha da görünür kıldı.
Arka planda ise Kemal Kılıçdaroğlu’nun 13 yıllık genel başkanlık dönemi duruyor. Kılıçdaroğlu, partiyi vesayet tartışmalarından arındırdı, birçok tabu yıktı, geniş toplum kesimlerine ulaşma yönünde adımlar attı. Fakat, bir yandan da karar alma süreçlerinde şeffaflık kaybı, kadrocu siyaset anlayışı ve seçim başarılarının olmayışı ile gelen hayal kırıklıkları, partide derin bir sorgulamayı tetikledi.
***
Aslında belediye başkanlarının, genel merkezin örgüt siyasetine gerçek etkisi de Kılıçdaroğlu döneminde başladı...
İstanbul’da 3 belediye başkanı ile örgütsel yapı dizayn edilir oldu. Sonra o belediye başkanlarının gücünü törpüleyen bir büyükşehir belediye başkanı sahaya çıktı. Kılıçdaroğlu’nun prensleri ve “dokunulmazlar” olarak görünen bu isimleri, çok güçlü olan il başkanı marifetiyle törpüledi.
Sonra çok güçlü olan il başkanı, daha güçlü olan büyükşehir başkanı tarafından törpülendi. Kavga yerelde böyle devam eder denilirken bir baktık ki artık belediyeler genel merkezi yönetir olmuş.
Değil diğer ilçe belediye başkanlarını belirlemek, başta PM ve meclis grubunun yönetimi bile belediyeler tarafından belirlenir olmuştu.
Baş döndüren bir hikayeyi yaşadık kısaca...
***
Özellikle son cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra tabanda oluşan kırılma, "değişim" talebini kaçınılmaz hale getirdi.
Fakat bu değişim, kısa sürede umut olmaktan çıkıp, bir kutuplaşma iklimine dönüştü. Gençleşme, yeni söylemler ve iddialı bir muhalefet anlayışı beklenirken, bu beklentiler yerini hizip savaşlarına, yönetim krizlerine ve kadro tartışmalarına bıraktı.
Özellikle CHP’nin elindeki büyükşehir belediyeleri, bu süreçte hem finansal hem kadrosal bir merkez haline geldi. Seçim kazanma hırsıyla belediyeler, sadece yerel hizmetin değil, partiyi ve örgütü ayakta tutmanın da aracı olarak kullanılmaya başlandı. Bu belediyeler eliyle yürütülen örgüt-finansman ilişkisi, seçim kampanyalarının finansal omurgasına dönüştü. Ancak bu yapı, parti içi dengeyi bozan, çıkar çatışmalarını doğuran ve örgütte ciddi kırılmalara neden olan bir modele evrildi.
Bu belediyeler aynı zamanda, CHP geleneğinden gelen partililer yerine, geçmişte başka siyasi yapılarla ilişkili, ideolojik olarak flu, hatta tartışmalı isimlerin görev aldığı alanlara dönüştü. Bu durum partinin tabanında “biz dışlandık, partiyi tanımayanlar yön veriyor” hissini doğurdu.
Kurucu değerlerden uzaklaşma, partiyi büyütme hedefiyle yapılan ödünlerin gölgesinde kayboldu...
***
“Yoksulluğu yöneteceğiz” sloganıyla sosyal belediyecilikte fark yaratma çabası da, zamanla popülist adımlarla yer değiştirdi. Bu da iktidarın elindeki en güçlü kozlardan birini alma hedefinden çıktı ve bumerang gibi CHP’yi vurdu. Bu model, hem etik tartışmaları tetikledi hem de belediyelere yönelik yargı süreçlerinin zeminini hazırladı. Özellikle İmamoğlu’na yönelik açılan davalar, bu dönemin en ağır faturası haline geldi.
Bütün bu yaşananlar olurken, parti içinde farklı sesler susturuldu. “Birlik zamanı” denilerek, gerçek tartışmalar ötelendi. Oysa CHP’nin gerçek sorununun, lider değil, yön, ilke ve tutarlılık sorunu olduğu açıktı.
Gelenekçiler ile değişimciler arasındaki ayrım, bir düşünce farkından çıkıp bir güven krizine dönüştü.
***
Şimdi CHP’nin önünde sorulması gereken soru nettir...
Değişim, gerçekten bir zihniyet devrimi mi olacak, yoksa partiyi kitlesel olarak büyütürken kimliksizleştiren, bir oy stratejisine mi indirgenecek?
Eğer bu süreç, ideolojiyi törpüleyen, ilkeleri örseleyen bir yön alırsa, CHP’nin tarihsel misyonuyla seçmen beklentisi arasındaki bağ, daha da kopacaktır.
Ancak, eğer geçmişle gelecek arasında yapıcı bir köprü kurulur, Kılıçdaroğlu’nun açtığı alan ile Özel’in temsil ettiği dinamizm arasında dengeli bir sentez yakalanabilirse, o zaman gerçek değişim başlayabilir.
Aslında mesele bir koltuk meselesi değil...
Mesele bir duruş, bir tarih ve bir gelecek meselesidir...
Partinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, CHP’yi “bir fikir ve halk hareketi” olarak tanımlamıştı. Bugün CHP, bu tanıma yeniden yaklaşmak zorundadır...
Fikirle, siyaset arasında bağ kuramayan her değişim, yüzeyde kalır. Tabanıyla bağ kuramayan her lider, geçicidir.
Çınarın dalları uzasın diye kökleri kesilmez.
Yoksa değişim, bir kez daha kendi içinde devrilen bir hayale dönüşür...
Kalın sağlıcakla...